“`html
Ulema Geleneğinin Son Temsilcisi: Emin Saraç Hocaefendi ile Röportaj
İlim Yayma Cemiyeti Bülteni’nde gerçekleşen kıymetli bir muhabbeti, Emin Saraç Hocaefendi ile yapmış olduğumuz sohbeti sizlerle paylaşmak istiyoruz.
Hocaefendi, İlim Yayma Cemiyeti’nin 60. Yılına hoş geldiniz. Sizlerden bir nevi tarihi notlar alıyoruz. Öncelikle kendinizi ve ailenizi tanıtabilir misiniz?
Bismillahirrahmanirrahim. Efendim, Tokat’ın Erbaa ilçesi Tanova kasabasında dünyaya geldim. Dedem, Nakşibendî tarikatının hocalarından Üzeyir Efendi’dir. Niksar’da, Mahmud Hüdâyi Hazretleri’nin halifesi Osman Keşfî Efendi’nin cami ve medresesinin hocasıydı. Bahrullah Efendi’nin talebesi olarak tanınırdı.
Babam Hafız Mustafa Efendi, tam anlamıyla bir tasavvuf ehliydi. Annemle birlikte teheccüde kalkar, bizleri de kaldırarak sabah namazıyla beraber Kur’an okumamız için teşvik ederdi. O karanlık dönemlerde bizlerle bu şekilde ilgilendi. Bu sebeple, Allah onlardan razı olsun. O zaman ilkokullarda Allah’a inançsızlık vurgulanıyordu. Bu dönemde babam bizi hafızlık eğitimine yönlendirdi. 1940’lı yıllarda Niksar Arasta Camii’nde mukabele okumaya başladık. 1941-43 yıllarında ise Merzifon’da Kara Mustafa Paşa Camii’nde Ramazan mukabelesi yaptık.
Bir şekilde İstanbul’a Ali Haydar Efendi hazretlerine gönderildik. Onlar, ailecek tanışıklığımız olduğu için bizi oraya kabul ettiler. Ali Haydar Efendi bizi bir hafta misafir ettikten sonra Fatih Camii’ne yönlendirdi. Fatih Camii baş imamı Kastamonulu Ömer Efendi Hazretleri bizi üç ay boyunca camide misafir etti, ardından Üç Baş Medresesi’ne geçtik. O günlerde Arapça eserler bulmak oldukça zordu. Derslerimizi hünkâr mahfilinde gizlice okurduk. 1946’dan sonra ise daha rahat bir eğitim sürecine girmiştik.
O zor günlerde siz veya aileniz jandarmaların baskılarına maruz kaldı mı?
Ben maruz kalmadım ama babam oldu. O dönemlerde, jandarmalar babamı alıp götürdüler, bu hepimizi korkuttu. Mahkemede, “Neden hâlâ Arapça okutuyorsun?” diye sormuşlar. Babam da “Ben çocuklarıma kimseye zarar verecek bir şey öğretmiyorum, sadece Kur’an-ı Kerim’i okutuyorum,” diyerek cevap vermiş ve gözyaşlarına boğulmuş.
Babanız ceza aldı mı o mahkemeden?
Evet, bakım altı ay hapis cezası aldı. Ama o günler geçti gitti, elhamdülillah.
İstanbul’da eğitime devam edelim.
Burada altı yedi yıl eğitim aldık. Ancak Ali Haydar Efendi sürekli, “Buradaki eğitim yeterli değil, Mısır’a gitmelisiniz,” diyordu. Elhamdülillah, Allah nasip etti, Mısır’a da gittik. O yolculuğun ayrıntıları da elbette başka bir kıssadır…
1950 yılının başlarında Mısır’da idik. Başlangıçta özel bir sınavdan geçtik. Hafız olduğumuzu öğrenince, hem hayret ettiler, hem de Mısır’da hafız yetiştirdiğimiz için bizi liseye kaydettiler. Bazı arkadaşlar Usul-i Dîn’i tercih ederken ben Külliyetü’ş-Şeriayı seçtim. İmtihanı kazandık, bu dönüm noktasıydı. İkindi namazını kılıp tramvaya binip Zahidü’l-Kevserî Hocamız ile tanıştım. O da Külliyetü’ş-Şeria’yı kazandığımı duyunca beni kutladı ve İslam dünyasının yükümlülükleri hakkında beni teşvik etti. Ömrünün son yıllarında kendisinden ilim icazeti almak da nasip oldu. Hala onun ismini duyanlar dünyanın dört bir yanından geliyor, görüşmek istiyorlar.
Mısır’da Osmanlı’dan kalma vakıfların durumu nasıldı?
Evet, orada gerçekten de pek çok Osmanlı vakfı vardı ve bunlar öğrencilere destek oluyorlardı. Biz Revakü’l-Etrakta kalırken iş durumumuz oldukça iyiydi. Ancak Abdunnâsır Mısır yönetimini devralınca, Türkiye örneğinde olduğu gibi tüm vakıfları kapatmaya yöneldi. O dönemlerde, Ezher Üniversitesi bile öğrencilerine maaş ödeyemez duruma gelmişti.
İstanbul’da gelişen olaylarla ilgili bilginiz olduğunu duydum. İlim Yayma Cemiyeti’nin kurulduğu dönemde siz bu bilgiyi edindiniz mi?
Evet, Mısır’da iken Mazhar Sündüz Bey’e mektup yazılmıştı. Mektubunda, “Burada büyük değişiklikler oluyor,” yazıyordu. Din konusunda hevesli insanlar toplandılar, İlim Yayma Cemiyeti’ni kurma kararı aldılar. Hatta en fazla katkıyı veren de Mazhar Bey olmuştu, o zaman için önemli bir miktardı. Cemiyetin kuruluşunu çok önemli bir olay olarak gördü. Bu haberi duyduğumda coşkuyla geri döndőm ve hocalarıma memleketimizde büyük gelişmeler yaşandığını söyledim.
İlim Yayma Cemiyeti’nin kuruluşunda yer alanlardan Vehbi Bilimer ile ilgili de birkaç söz edebilir misiniz?
Vehbi Bey, hisli bir insandı; kurmay subaylığı bırakmıştı. Abimle olan bir hatırasını şöyle anlatabilirim: Vehbi Bey, Kastamonu’daki bir şeyh ile ders almıştı, ancak zamanla bazı dini hassasiyetlerle onunla olan ilişkisinde mesafe koymaya karar verdi. Abim rüyasında onun taşınmaya hazırlandığını gördü ve bu bilgilerle hemen kendisiyle konuştu. Hem teşekkür etti hem de onun bu seçiminden dolayı gönül rahatlığı buldu.
Son olarak, İstanbul’da İlim Yayma Cemiyeti’nin çalışma ortamını nasıl buluyorsunuz?
Yani, bizlere çok umut verici bir ortam sunmuşlardı. Burada tanıştığımız Ahmet Çıkrıkçı Bey, umudunu asla kaybetmeyen biri oldu. Onun destekleri, ve geleceğe dair söyledikleri bize güç kattı. Bizler de İlim Yayma Cemiyeti olarak bu süreçte sürdürmemiz gereken hayırlı hizmetlere sahip olmamız gerektiği fikriyle ilerledik.
Röportajımız için çok teşekkür ederiz, hocam.
Recep Kabakçı röportajı gerçekleştirdi
M. Fatih Kutan tarafından alıntılanmıştır
“`